İş Ahlakı ve Ekonomik Kriz

26/10/2008 ·

İş Ahlakı ve Ekonomik Kriz

Soru: Günümüzde mü’minlerin bilhassa ticarî muamelelerinde ve iş ortaklıklarında kavgalara ve küskünlüklere varan anlaşmazlıklar oldukça fazla görülüyor. Bu tür olumsuzluklara sebebiyet verilmemesi için hangi esaslara dikkat edilmelidir? Ayrıca, dünyayı sarsan ekonomik krizi nasıl değerlendiriyorsunuz; bu sarsıntıdan selametle kurtulabilmeleri için özellikle müteşebbislere neler tavsiye edersiniz?

-Hak katında iman çok kıymetlidir; dolayısıyla, bir mü’mine “kötü” demek doğru değildir. Ne var ki, ticarî, sınaî ve ekonomik münasebetlerde ve alış-veriş muamelelerinde bazı müslümanların sınıf geçmiş olduklarını söylemek de çok zordur. (01.45)

-Güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Fakat, iman ve ibadetin, aksine ihtimal verdirmeyecek şekilde insanın ruhunu sarması, bütün dünyasını kuşatması ve tabiatının bir parçası haline gelmesi için sürekli temrinât (tekrarlaya tekrarlaya alıştırma) şarttır. (02.42)

-Günümüzde inananlar İslam’ın vaz’ettiği iş ve ticaret ahlakına göre yetiştirilmediğinden dolayı kardeşler bile birbirleriyle yaka-paça oluyor ve kavga ediyorlar. (04.25)

-Ehl-i dünya ise, şeytanın ve nefs-i emmarenin de sevkiyle dünyevî menfaatler etrafında bir araya geliyor ve daha çok kazanıp ekonomik bir imparatorluk gerçekleştirmek için her türlü fedakârlıkta (!) bulunabiliyorlar. (06.10)

-Mü’minlerin ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden dolayı kavga etmelerinin ve sermayelerini bölüp parçalamalarının altında yatan sebeplerden biri de şeytanın ve nefs-i emmarenin inananları boş bırakmayıp birbirine düşürmesidir. (07.45)

-Sebepler açısından, iktisadî hayatta başarılı olmanın önemli bir vesilesi de; ehil birisini bulup işin başına koymak ve çalışma tüzüğünü hazırladıktan sonra onu kendi inisiyatifiyle başbaşa bırakıp -fevkalâde bir hal olmazsa- onun işlerine karışmamaktır. (09.25)

-Ashab-ı Kiram efendilerimiz çok fakir olarak Medine’ye hicret etmişlerdi ama fazla zaman geçmeden bir anda beş yüz deve tasadduk edecek kadar zengin olmuşlardı; çünkü, onlar mü’min firasetini çok iyi değerlendirmiş, eşsiz bir iş ahlakı ve ticaret felsefesiyle dönemin en güçlü tüccarlarının bulunduğu pazarlara bile hakim olmuşlardı. (11.12)

-“Cimri zekatı” tabirinden maksat nedir; bu ifade ile hangi mülahaza anlatılmak istenmektedir? (14.30)

-Orta Asya’ya açılan iş adamlarının -çoğunun- genç eğitimciler kadar başarılı olamayışlarının sebebini açıklama sadedinde “hocalar hocası” Prof. Dr. Sabahattin Zaim’in tahlili... (18.08)

-Elimizdeki her şey gitse bile keşke birliğimizi ve kardeşliğimizi muhafaza edebilsek!.. Keşke sermayelerimizi ve himmetlerimizi bir araya getirsek, dünya çapındaki büyük işlerin altına girecek kadar güçlü olsak ve sonra da -Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman b. Avf gibi- maddi imkanları ulvi gayeler hesabına infak etme civanmertliğini de ortaya koyabilsek!.. (19.47)

-İş ortaklığına girişen kimseler daha baştan sistemlerini sağlam kurmalılar; şirket mukavelelerini çok iyi hazırlamalılar; vuku bulması muhtemel anlaşmazlıkları başlangıçta hesap edip itirazların önünü iç tüzükle önceden kesmeliler ve yapılacak işlerin fizibilitesini dikkatlice yapmalılar... Evet, inananlar, Rezzâk-ı âlem Cenâb-ı Hakk’ın taksimatına rıza göstermeliler ama sebepler dünyasında yaşadıklarından dolayı zikredilen esbabı yerine getirmede de kusur etmemeliler. (20.45)

-Müslümanlık muameledir; yani, her meselede, bilhassa alış-verişte helali ve haramı gözetmektir. (22.52)

-Son on senede belki elli defa “Zâtî değeri olmayan şeylerle muamelelere girmeyin; kağıda, borsaya, senede ve çeke bağlı bir kısım kazançlar peşine düşmeyin!” demiştim. Bunu söylerken de kehanette bulunmadım; hesapsız gidişât, mevcut kötü halin sinyallerini veriyordu. (24.03)

-Bu dönemde müteşebbislerimiz çok tedbirli olmalılar; belki meseleyi bir müddet rölantide götürmeliler; büyük kazanç hülyalarını bırakmalılar. Kat’iyen hiç iş yapmayacak kadar ümitsizliğe düşmemeliler ama eskiye nazaran daha tedbirli çalışmalılar. (25.00)

-Ne zaman pazara sunulursa sunulsun dünyanın her yanında alıcı bulacak olan ve zâtî değeri bulunan sermaye ile iş yapmak lazımdır. (25.45)

-Doğu’daki şehitlerimizin ardından taziye, yaralı yiğitlere şifa talebi ve kederli ailelere sabır dileği sadedinde bir dua ve hüzün gözyaşları... (28.16)
 
F. GÜLEN

Zihinlerimizin büyük boşluğu

24/10/2008 ·

         Dünya durmadan değişirken bizler değişen dünya aldatmacası içerisinde attığımız her adımda biraz daha Rabbimize yaklaşmaktayız. Bu kargaşa içerisinde ısrarla madde madde diye haykıran ve bir okadar da plastikleşen  kalplerimiz artık birşey hissetmemeye ve dünyanın sis perdesi arasında kaybolmaya başlarken, bizler düşünen, doğruyu mantığımızla kavramaktan övünen insanlar olarak bu yok oluştan çok da  ızdırap duymuyoruz aslında. Çünkü artık plastikten bir kalbimiz var. Ama ne kadar duymasak ve hissetmesekte, gözlerimizi kapatıp gideceğimiz alemi unutmaya çalışsakta, bu teselliler bizi sadece rızkımız kesilene kadar idare edebilir. Hiçbir zaman ölümle yüzleşmeme gibi bir çare getirmez aslında bize.  Hep sonraya bıraktığımız kalp ilaçlarımızı almamak suretiyle uyuşan hayatımız bizi sadece biraz daha çamura saplamaktan başka bir işe yaramaz. Ama bizler her fırsatta, kandırılmış insanlar olarak sürekli madde de ısrar edip, gerçek ihtiyacımızın, bizi kurtulaşa götürecek reçetenin bu olduğuna inanıp her an bir çaba, her an daha fazla, her an biraz daha iyi, ve her an biraz daha fiyakalı olmanın peşinde koşup, iblisin ağzından akan salyaları göremedik bir türlü.   
       Oysa ki aradığımız zevk çok da uzakta değildi bize. Hatta bazen duygulanıp belki de gözlerimizde dolardı o sesi duyarken ama bir türlü cesaret edip sesin geldiği yere gitmekten alıkoyardı birşeyler bizi. Kalbimizde kıpırdanan o heyecanda böylelikle gidiverirdi ve biz tekrar o buhran ve bohemin içine kulaç atmayı başarırdık. Bazen de kandil geceleri olurdu, buram buram Allah kokan kandil geceleri.. Rabbimizin içimize, biz ne kadar istemesekte, kaçsakta, bizi sevdiği için adeta zorla soktuğu rahmetini o gece hissedip insanlığımızı hatırladığımız gecelerdi kandil geceleri. Kendimizden utandığımız adeta kirlenen kalbimizin tevbelerle yıkandığı diriliş geceleri. Ama hep bir sorun vardı, şeytan nefsimize karşı hep galipti. Bizi her fırsatta tuş etme kabiliyetine sahipti. Neden ? Bu kadar mı aciziz ona karşı ? Aslında ilaçlarımızda hiç pahalı değil, aksine ucuz ve tesirli. Sadece tedavi olmamak bize daha fazla zevk veriyor.
        Derken karşımızda beliren birisi haydi diye seslenince tedavinin artık tamamen plastikleşmiş kalplerimize fayda vermiyeceğini acı bir şekilde hissedip, hayatımızdaki en büyük pişmanlığı yaşarken, dizlerimizin şu ana kadar hissedemediğimiz titreyişlerini hissederek çaresizliğimizin farkına varırız. Artık gerçekten uyanmış, hissetmeyen kalbimizde çok iyi derecede hissetmeye başlamıştır. Ama tek sorun çare diye birşey yoktur artık. Artık alnımızı koyacağımız bir seccademiz yoktur, parmaklarımızı şahitlik ettireceğimiz bir tesbihimiz de yoktur. Sesini duyunca iç çektiğimiz, duygulandığımız ezan sesleride kesilmiştir artık, bire bin verilen o fırsat geceleride çok çok geride kalmıştır. Ağlamak bile fayda etmemektedir.  Keşke dememek ümidi ile...